Mehmet Can Akkiriş adlı insanla senelerdir kardeşten öteyiz ama doğru düzgün hiç beraber fotoğrafımız yok. Sonunda ünlü paparazzi arzu baş yakaladı bizi . Ama savunmasız anımızda yemek yerken


Yaşamak ; herşeye rağmen…
Mehmet Can Akkiriş adlı insanla senelerdir kardeşten öteyiz ama doğru düzgün hiç beraber fotoğrafımız yok. Sonunda ünlü paparazzi arzu baş yakaladı bizi . Ama savunmasız anımızda yemek yerken



Pixar denince akla aimasyon gelir son yıllarda , kendileri her sene bir uzun metrajlı animasyon filmi çıkarmanın yanında matrix , yüzüklerin efendisi , star wars gibi görsel sinema şaheserlerinin görsel efektlerinin temellerini oluşturan yazılımlar üretirler.
2007 yılında Pixar, Ratatouille ( Ratatuy ) adındaki son filmini çıkarmıştı piyasaya , bu filmde yine kendini aşmıştı , mükemmel görüntüler mükemmel espriler ama yinede birşeyler eksikti bu filmde ama bu eksikliğe rağmen şuanda bile imdb top 250 de 142 ci sırada Ratatuy .
Yıl 2008 i gösterdiğinde ise amerikada Wall-E diye bir film çıkardı Pixar. Ülkemizebiraz geç geldi ama geldiği gün gidip gördük Can ve Niyazi kardeşlerimle filmi. Gerçi filmi izleyenlerin büyük çoğunluğu çocuk olsada benim umrumda değildi bu. iMDB de 30. sıraya oturan bu filmi bayağı merak etmiştim.
Filmi özel kılan diğer bi yön bu projenin seneler önce pixar kurulurken ortada olduğu ama o günkü imkanlarla yapılamayacağı anlaşılınca ertelendiğiydi.
Neyse efendim ışıklar kapandı biz başladık filmimizi izlemeye ve yine olan oldu Pixar birazdaha aştı kendini , o nasıl renkler o nasıl animasyon o nasıl bir sanattır . Yani tek rakibimiz kendimiz , biz daha iyisini yapana kadar en iyisi bu anlayışına devam etmiş Pİxar.
Filmin görsel yanında çok duygusal yani beni etkiledi, daha önce cıkan tüm pixar filmlerini izledim ama hıkaye derınliği bu kadar fazla olan bu kadar cok gonderme yapan , bu kadar duygusal olan bi film yapmamışlardı , kayıp balık nemo yu ızlerken balıkların suratına nasıl o ifadeleri yüklediler diye şaşırıp hayran kalmıştım , ama pixar kendini daha da aşarak robotlara duygular katmış , onlara oscarlık ifadeler yüklemiş.
Uzun lafın kısası Wall-E öyle gidip sadece gülüceğiniz bi çocuk filmi değil , sonunda büyük ihtimal ağlayabiliceğiniz çok duygusal romantik bi film, izleyin izlettirin.
Tebrikler Pixar Animasyon Stüdyolarına.
.jpg)
Uzun süredir denizfeneri derneğinin almanyadaki sahte bi uzantısı hakkında almanyada dava açıldı gidiyor.
Normalde denizfenerine yardım etmeyen kendini bilmezler iş denizfenerine çamur atmaya gelince herkesten önce koşuyorlar. Payları olmayan yüzyılın iyilik hareketine saldırıp duruyorlar. Ama okumasını dinlemesini bilmiyolar.
Buyrun efendim burada denizfenerinin açıklaması http://www.denizfeneri.org.tr/icerik.aspx?KOD=YENIDUYURU
Kendileri almanyadaki dernekle aramızda hiçbir bağ yok dediler defalarca ve yine diyorlar.
Ve işin en önemli kısmına gelelim . Türklerin cayır cayır yakılmasını seyreden sahte alman adaleti neden denizfeneri nin sahte uzantsının davasını hemen karara bağladı.
Bu konuda sabah gazetesinin çok sevdiğim köşe yazarlarından ŞEREF OĞUZ çok güzel bir açıklama yapmış, buyrun okuyun.
Fener’e bir de buradan bakın
Deniz Feneri olayı, yargı geliştirirken ne kadar tepkisel olduğumuzu bir kez daha ortaya koydu.
Almanya‘da polisin Deniz Feneri’ni soruşturmasıyla başlayan süreçte önce olan biteni ” külliyen iftira ” diye inkar ettik.
Ardından iç siyaset malzemesi çıkar diye balıklama üzerine atladık.
Derken karar açıklanınca ” biz zaten böyleyiz ” yargısına ulaştık. Olan, yardımlaşma duygumuza oldu.
Ben dahil pek çoğumuz, yapacağı yardımlar için artık daha şüpheci davranacak. Madalyonun hiç bakılmayan yüzüne gelince…
Yıllardır gurbetçilerimizin evlerinin kundaklanmasında, bırakın davaların sonuçlanmasını, bilgi dahi vermeyen Almanya‘dan söz ediyoruz. Davayı 1 haftada karara bağlamaları ilginç değil mi?
Almanlar, kendi bankalarında değerlendiremedikleri sıcak paranın Türkiye‘ye akmasından fevkalade rahatsızlık duyuyor.
Gurbetçi de Alman sistemine güvenmediğinden doğal olarak parasını yastık altında tutma ve onu ülkesine aktarma eğiliminde.
10 yıl önce Kombassan‘ın Almanya‘dan topladığı sermaye, yine aynı ” işbirlikçi linç ” sayesinde buharlaştırılmıştı.
Toplumsal aşağılık kompleksinden midir bilinmez, Almanları ” doğru, çağdaş ” kabul edip kendi milli çıkarlarımızı feda edebiliyoruz.
Bunu da çoğu kez kendi iç hesaplarımız adına yapıyoruz. Kombassan, Konya’daki kağıt fabrikası için ABD’den tek bir numune vana getirmişti.
Bunu gümrüğe sordular; ” numune olduğu için gerek yok ” dediler.
Ardından Kombassan hakkında ” toplu kaçakçılık davası ” açıldı.
Ağır cezada yargılandılar, 1.5 yıl ithalat yasağı konuldu. Mersin Limanı’nda selüloz gemileri bekletildi, fabrika kapanma noktasına geldi. O sırada Türkiye‘de ” Alman ” ekolünden gelen bir Başbakan vardı ve Almanlarla arasından su sızmıyordu.
Almanlar kendi çıkarları söz konusu olduğunda ” etik bekçisi ” kesiliveriyor ama orada yakılan gurbetçilerimiz için kıllarını dahi kıpırdamıyorlar. Acaba neden?
Türkleri bir ” alt kültür ” halinde tutup ekonomik sisteme entegre olmalarını engellemek için dün Kombassan, bugün de Deniz Feneri projeleriyle çıkıp geliyorlar. Kimsenin yanlışını savunacak değiliz.
Eğer bunlar hırsız ise hırsızlara fırsat hazırlayan ortamları ortadan kaldıralım.
Bu ortamlardan birinin de ” yalnızca kendi çıkarı için adil davranan ” Almanya olduğunu da görelim.
ŞEREF OĞUZ

Her sene aynı dava her sene aynı sorun her sene aynı eziyet. İtü ye girdiğimden beridir hazırlık gariç her dönem bu ders seçme eziyetini yaşıyorum. Teoride öğrenci kendi ders programını yapıyor ama külliyen yanlış . Çünkü programınızda eğer bi öğretim görevlisinin dersi siz seçmeden dolduysa bütün program alt üst oluyor. Ve senelerdir bu soruna bir çözüm bulunamadı. İşin garip tarafı her zamanda öğrenci sayısından daha az kontenjan açılır derslerde.İtüden mezun olmak çok zor iş o yüzden piyasada bu kadar aranıyoruz galiba
Fotoğraf : İtü makina fakültesi inönü stadı tarafı
Makina fakültemi ayrı bi seviyorum ben
Ne kadar dönüp dolaşsam, yine de
Hep o çıkmaz sokaktayım çaresiz
Bir umut kırıntısı gözlerimde
Yürüyorum durmadan, dalgın, sessiz
Sokak o sokak, bense ben değilim
Sanki bin yıllar geçmiş aradan
Boşlukta bir şeyler arıyor elim
Belki de mahşere dek bulunmayan
Yitirdiğim neydi, aradığım ne
Çöken ne yüreğime kurşun gibi
Tanrım! ben mi değiştim söylesene
Yoksa bende zamanlar mı eskidi
Bir yerlere varmadan, nasıl böyle
Hiç durmadan akıp gidiyor günler
Yaşam diye verdiğin bu mu söyle
O mu sırtıma sapladığın hançer
Bir çıkmaz sokağın sonunda, işte
Suskun ve tek başına seninleyim
Fanilikten ölmezliğe geçişte
Bilmiyorum, söyle bana, ben neyim
Sevdimse; verdiğin yürekle sevdim
Sen açtın bu ufku karşımda sonsuz
Yürüdüm bir yolun sonuna geldim
Yıkık, üzgün ve paramparça onsuz
Ölüm buysa, Tanrım buysa yaşamak
Sil alnımdan yazdığın bu yazgıyı
Ya bir yere çıksın artık bu sokak
Ya da öldür içimdeki Tanrıyı!….
Ümit Yaşar OĞUZCAN
Efendim güzel köyümün fotoğraflarını çekmeyi hep ertelediğim için işler yoğunlaştı çekemeden geri geldik.
Alttaki fotoğraflarda dayım ve annemle beraber sivasa giderken tam tokat sivas yolu üzerinde çamlıbel denilen mevkide biraz çam havası almak için durduk. Rakım 1600 metre ve arkamızda görünen kısım tokat tarafı .Fotğrafları cep telefonumla çektiğim için biraz kötü gözüküyolar idare edin .






