Haggard İstanbul Konseri

Günlerdir beklediğimiz konser maslak venue de cuma gecesi gerçekleşti .Haggard ın performansı muhteşemdi ve bizi kendimizden geçirdi .Grubun solisti ve baş elemanı Asis Nasseri abimizin o tevazusu o yakınlığı bize grubu daha fazla sevdirdi ama soprano olan Sue ablamızın o güzelliği , o kendinden geçmeleri bizi adeta büyüledi . Konserin tek kusuru grubu biraz fazla beklememiz oldu , onun haricinde konser mükemmeldi , en kısa zamanda yeni bi haggard konserini dört gözle bekliyouz . Haggard demişken grubun kim olduğunu bilmeyen olmaması mümkün değil ama yinede bilmeyenler  buradan bakabilirler.

Şampiyonluk bizim Kupa bizim

bjk
Uzun zamandır internet siteme bişey yazamıyordum hayat telaşından ama sevinci geçmeden şampiyonluğumuzu ve çifte kupamızı yazayım dedim
şampiyonluk bizim kupa bizim
🙂
darısı o kupaları hayatı boyunca göremeyenlere

İstanbulda lale zamanı ve İnsan ruhuna yansımaları

İstanbul ahalisi bilir , nisan mayıs aylarında belediye parkları bahçeleri işin doğrusu heryeri o güzelim lalelerle donatır.
Kendisi gülistan olan İstanbul bir anda cennetteki lalezarlara döner , güzelliği insanın yüreğine akar oluk oluk.Yaradanın lalelere verdiği o güzellik o tonlar insanı kendinden geçirir.

Ama ne var ki asıl huzur asıl mutluluk özde olandır , lalelerin gözdeki aksi zahiridir ve insana lazım gerçek güzelliğin sadece bir yansımasıdır onlar.Şu gelip geçici yolda insanın ihtiyacı olan ışığın peşinde koşmak kolaydır ama o ışığı görmek zordur. O yüzden naçizane kendimden bahsederken siyahın içindeki ışığın peşinden koşan bir biçareyim diye bahsederim .

O biçarelik yine arttı bugünlerde.Yine sonu gelmez yalanların peşinde kendi nefsime kölelik halindeyim.
Laf uzar ama bir yerlere varmaz , bundan dolayı sözümü endülüslü büyük üstad İbn Arabi nin çok güzel bir lafıyla bitirmek istiyorum :

“Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal, yani aynalara vuran akisler veyahud gölgeler.”

Papaz Her Zaman Pilav Yemez – J. Mario Simmel

Lise yıllarımda mario simmel , frederic forsyth ve john le carre adlı üç yazar bana o güzel heyecanlı macera romanlarıyla okumayı sevdirdiler.Zaman geçtikçe carre yi ve simmel i daha çok sevmeye başladım , frederic forsyth in yeni çıkan kitaplarınıda okurum ama kendisinin yaşladıkça amerikan fanatiği bir bunak olmaya doğru gittiğinin farkındayım.

Lise yıllarında mario simmel in 2-3 adet kitabını okudum .Bunların arasında beni en çok etkileyen en çok hoşuma giden kitap yalnız havyarla yaşanmaz adlı eser. Kitabın basım tarihi 1974 ve o sıralar hem altın yayınevinden hemde e yayınevinden çıkmış.E yayınevinden çıkan basımın adı papaz her zaman pilav yemez iken altın yayınlarından çıkanın adı yalnız hayvarlı yaşanmaz idi. Gerçi papaz her zaman pilav yemez daha uyan bı başlıktı ve e yayınevın kıtabın kapağına daha anlamlı bir resim koymuştu.
Altın yayınevi her zamanki gibi kitap bastığını unutup saçmasapan bir kurum gibi davranarak kapağa çıplak kadın ve erkek resmini basmıştı . Bugünde hala öyledir nerde çok satan kitap var altın yayınevi basar , eserin güzelliği kalitesi önemli değildir önemli olan çok satıyor olmasıdır.

Velhasıl kelam lisedeyken altınyayınevinden çıkan basımını okuyan ben üniversiteye geldim edebiyata ilgim arttı ve artık bazı şeylerin daha ıyı farkındayım , bu yüzden e yayınevınden çıkan papaz her zaman pilav yemez basımını internetten bulup okudum.Ve bu okudupum sürece memnuniyetim arttı e yayınlarına karşı.

Yayınevleri aramızdaki bu acımasız kıyastan sonra kitap hakkında yorum yapabilmek için öncelikle yazarı tanımak gerekir.Mario simmel almanyanın çıkardığı belkide en büyük macera romanı yazarıdır.Kendisinin 100 e yakın eseri vardır ve bunların birçoğu 80 lerde aylarca en çok satanlar listesinin tepesinden inmemiştir.
E yayınları saolsun 80 darbesine kadar yazarın kitapların çoğunu türkçeye kazandırmıştır.İşte bizim için işin önemli noktası bu . 80 darbesinden sonra kitaplarının türkiyede basılmasına izin vermemiştir.Mario simmel türkiyeyi halkın değil 3-5 adamın kendi fikrine göre yönettiğini ve bu yüzden düşünce özgürlüğünün ve özgür bir edebiyatın olmadığını söylemiştir. Ta ki geçen sene 2008 yılında yeniden izin vermiştir kitaplarının türkçe basılmasına .Ve 2009 yılının başında hayata gözlerini yummuştur.
Yıl 2009 iken hala ergenekon gibi örgütlenmelerin sırf kendi çıkarları için darbe planları yapmaları yazarın ne kadar haklı olduğunu gösteriyor bizlere.

Yayınevleri ve türkiyenin siyasi durumu hakkında bu kadar konuştuktan sonra hala bu yazıyı okumaya mecaliniz kaldıysa birazda eserin içeriğine ve diline değinmek istiyorum.
Kitap içinde aşk olan bir macera romanı .Ama öyle basit macera romanlarından değildir eser. Aslandan kaçarken saklanılıcak en güvenli yer aslanın ağzıdır diyebilicek kadar felsefik göndermelerle dolu , 2. dünya savaşı yıllarında hikayenin geçtiği ve savaşa dair kahramanlık öyküsü anlatmadan savaşın ne kadar acı olduğunu anlatan bir roman.

Kitap gerçek bir kişinin hayat hikayesinden yola çıkılarak yazılmış , mario simmel ustalığını konuşturarak olayları öyle bir akıcı dille anlatmışkı 500 sayfalık kitabı bir günde bitirebiliyorsunuz.

Konu üzerine daha fazla yazıp sizin romandan aldığınız tadı eksiltmek istemiyorum.Ama güzel bir ayrıntı olarak göze çarpan şey kitaptakı ana kahraman olan adamın yemek yapmayı çok sevmesi ve hep insanlara kendi elleriyle yemek hazırlaması .Ve asıl güzellik orda gizli . Bu yemeklerin hepsinin tarifi kitapta mevcut .Sayfaları çevirdikçe karşınıza çıkan yemek tariflerini okumadan edemiyorsunuz.Yaklaşık 20 menü 100 e yakın tarif var kitapta.

Uzun lafın kısası papaz her zaman pilav yemez çok güzel bir macera romanı ama onu macera romanı olarak görüp hafife almamak gerek , hayata dair çok güzel çıkarımlar barındıran bu kitap mutlaka okunmalı .

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Müşteri – John Grisham

Müşteri ,john grisham adlı amerikalı yazarın bir adli macera romanı.Girişin güzel olmadığınının farkındayım ama bana hiçbişey katmayan , üstelik adı macera olduğu halde sadece bir sorunun cevabını merak ettirmekten ileri gidemeyen basit bir roman.90’larda en çok satan kitaplar arasına girmiş ama nasıl girmiş onuda anlamadım .320 sayfaya yakın kitap gereksiz yere uzatılmış.

Normalde kitaplardan bahsederken içeriklerini pek fazla anlatmamaya dikkat ederim ama bu kitabın içeriğinden özellikle bahsetmek istiyorum , bu kitabı okumayı düşünenler bu yazıdan sonra bir daha düşünebilsinler diye.

Efendim olay biraz karmaşık olmak üzere 11 yaşındaki çocuğun mafyayla alakalı bir intiharı görmesi , mafya tarafından öldürülen bir senatörün ( bizim milletvekilleri gibi bişey ) cesedinin yerini bilmesi ve bu yerin fbı tarafından çocuktan öğrenilmesi üzerine geçiyor.

Ama kitapta sizi meşgul eden tek şey çocuğun mafya korkusunun üstesinden gelip bildiklerini fbı ile paylaşıp paylaşmayacağı .Sonunda ise 200 sayfa önceden harfi harfine kestirebildiğiniz saçmasapan bir amerikan hikayesi.

Roman bir adlı macera olduğu için pek etkileyici dili de yok,yani uzun lafın kısası zamanınızı daha güzel kitaplar okuyarak geçirebilirsiniz.Çünkü bu kitap bana ne heyecan ne kültür ne de bir fikir , bakış açısı vermedi.

Kitabın daha sonradan filmi de çekilmiş amafilmi bu hikayeyle susan sarandon ile tommy ile jones’ta kurtaramaz.

Film hakkında bilgi almak isteyenler alttaki linki inceleyebilirler.

http://www.imdb.com/title/tt0109446/

Kızıl Nehirler – jean christophe grange

İnsanın yeni şeyler denemesi ,farklı tadların farkına varması ruha hoş gelir .Benim için polisiye -macera türü denince aklıma üç isim gelir ; mario simmel,john le carre,frederic forsyth.Bu yazarların kitapları arasında kaybederim çoğu zaman kendimi.Ve sonunda çoğu yerde okuduğum yazılara göre hiçte azınmayacak hayran kitlesi olan jean christophe grange adlı fransız yazarı da hayranı olduğum yazarlar listesine koymuş bulunmaktayım.

Jean christophe grange herşeyden önce polisiye-macera-gerilim türünde yeni şeyler deniyor ve bunun üstesinden başarıyla geliyor , amerikan-ingiliz yazarların ele geçirdiği bu türde daha değişik bakıyor , daha bir avrupai bakıyor ve ortaya çok güzel kitaplar çıkıyor.

Kızıl nehirler yazarın okuduğum ilk kitabı.Jean christophe grange’ın bu kitabını okurken ilk farkına vardığım şey kullandığı dil oldu.Amerikalı gerilim-polisiye roman yazarlarının aksine sizi korkutmaya çalışmıyor ama ortamı ve durumu öyle anlatıyor ki siz geriliyorsunuz , yazarın betimelemelerdei başarısı takdire şayan.Bunu özellikle otopsi yapılan bölümler ve karakterlerin geçmişleri hakkında yazılanları okudukça anlıyorsunuz.Ama yinede özellikle eklemek isterim ki bu roman polisiye-gerilim romanı olduğu için büyük bir edebi değer taşımasını beklemeyin .

Kitabın yazılma diliyle beraber kitabı ve jean christophe grange’ı meşhur eden diğer bir nokta mükemmel kurgu yapılması.Kitap ayrı iki kitap gibi başlıyor adeta , siz iki ayrı durumun nasıl kesişeğini merak ederken jean christophe grange mükemmel bir ustalıkla birleştiriyor bu iki ayrı durumu ve hikayeyi her an canlı tutuyor yeni yeni sorular çıkartıyor ortaya , siz bu soruları kendi kendinize sorarken kitabın sonuna nasıl geldiğinizi anlamıyorusunuz , kitabın bu sürükleyiciliğine kaptırıyorsunuz kendiniz.Kitabın uzun bir emek sonunda ortaya çıktığı belli , 2-3 tane kitaba kadar malzeme olacak olay örgüsü var kitapta yani jean christophe grange olay örgülerini tam yerli yerinde kullanarak okuyucu hiç sıkmıyor.

Tabi eklemek isterim ki polisiye,gerilim,macera türlerinde çok fazla kitap okuduğum için kitaptaki birçok noktayı önceden tahmin ettim ama bu kitaptan aldığım zevki hiç azaltmadı aksine mantıklı düşünme , tahmin üretme konusundaki yeteneklerime güvenimin artmasını sağladı.:)

Kızıl Nehirler çok iyi bir roman ama diğer taraftan benim gördüğüm bazı önemli eksikleri de yok değil.Kitapları eleştirirken içeriğini pek anlatmamaya çalışırım ki daha kitabı okumayan kişiler bu yazıları okuyunca kitaptan aldıkları zevk azalmasın.Ama yine içerikle bilgi vermeden şunu söyleyebilirim ki kitabın sonu vasatın bile altında , insan o noktaya kadar mükemmel kurguya sahip bir eser okuyor ama son noktada adeta saçmasapan bir sonla karşılaşıyor .

Kızıl Nehirler’in aynı adla çekilmiş bir filmi var, filmi daha izlemedim ama baştan söylemeliyim ki böyle bir kitabın filmi kolay kolay kitap kadar güzel olamaz çünkü kitapta çok fazla önemli ayrıntı var ve bu ayrıntıların hepsi bir filmde verilemeyecek kadar güç olduğundan filmini izlerken fazla beklenti içinde olmamak gerekir.Ama fırdat bulabilirsem filmni yakın zamanda izlemeyi düşünüyorum.

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

En uzun yolculuklar bile bir adımla başlar fakat işin en zor kısımlarından birisi o ilk adımı atabilmektir.Yaklaşık bundan bir ay önce okuduğum Puslu Kıtalar Atlası adlı romanı sitemde yazmayı tanıtmayı eşe dosta bildirmeyi düşünüyordum ama yazmaya başlamak ancak bu güne nasip oldu.En baştan belirtmek gerekir ki bu kadar güzellikte bi eseri benim hakkaniyetiyle anlatmam mümkün değildir , ben sadece dilim döndüğünde gözüme çarpan güzelliklerden bahsetmek istiyorum.

Yazının başlığından da anlaşıldığı üzere kitabı Ege üniversitesinde öğretim üyeliği yapan İhsan Oktay Anar yazmıştır ve bu kitap kendisinin ilk romanıdır.Yazar türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yazarlandandır.

Açıklayıcı bilgileri verdikten sonra asıl söylemek istediklerime gelmek istiyorum.Kitap bir edebi şaheser benim gözümde .Hem tarih hem felsefen hem de mizah barındıran eser adeta bir başucu kitabı.

Kitabın bu kadar güzel olmasının en başlıca sebebi kullandığı güzel dil ve olay kurgusu .Kitabı elinize aldığınızda bitirmeden bırakamıyorsunuz.Kitabın masalsı dili sizi kendi içinde öyle sarmalıyor ki adeta ruhunuza işliyor.238 sayfa olan kitap bitince insan üzülüyor , ben keşke kitap 800-900 sayfa olsaydı diye geçirdim içimden çünkü yazarın anlatışını methedicek kelime bulamıyorum.

Kitaplar belli bilgi birikimleri sonucunda ortaya çıkarlar.Yazar bu bilgi birikimini fazlasıyla edinmiş durumda.Özellikle osmanlı dönemini tasvir ederken bu kadar çok ayrıntıya girebilmesi ve o anların insanın gözünün önünde canlanması yazarın konuyu çok iyi araştırdığını kanıtlıyor.

“Dünya bir düştür, ah evet dünya! dünya bir masaldır!”

Kitapta geçen bu cümle kitap hakkında çok güzel ipucu veriyor .Kitabın içeriğini derinlemesine anlatıp henüz okumayanların zevklerini azaltmak istemiyorum ama kitap düşle gerçeğin arasındaki o ince çizgi üzerinde gidip geliyor.O çizgiye dair çıkarımlar yapıyor.Bunu yaparken gerek felsefik gerekse mizahi yönden çok güzel şeylere değiniyor.

Kitapta Rendekar denilen kişinin Fransız matematikçi ve filozof René Descartes olduğunu belirtmem gerek.Zira Rendekarın fikirleri üzerine geçen aforizmalarda kim bu rendekar diyebilirsiniz.

Kitaptaki aforizmalara örnek olması için kitabın arka kapağındaki yazıyı eklemekte fayda olduğunu düşünüyorum.

“Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…
“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
“Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

Kitap her ne kadar felsefik ve masalsı bir kitap olsa bile mizahi yönü çok kuvvetlidir .Birçok yerinde tebessüm oluşur yüzünüzde , bazı şeylerin ne kadar güzel ne kadar ironik anlatılabildiğine şahit olursunuz.

Fantastik bir şaheser olan bu kitap neden bu kadar meşhur değil derseniz size ekşisözlükteki bir arkadaşın söylediğini söyleyebilirim.Öncelikle kendisi bir Türktür ve asıl mesele çıkıpta bilmediği tarihsel bir konuda türkler şu kadar kürt bu kadar ermeni öldürmüştür demez çünkü kendisi adam gibi adamdır.

Kitap hakkında yazmak istediğim çok şey var ama insan böyle bir eser hakkında yazı yazarken heyecanlanıyor , sürç-ü lisan etmekten korkuyor.Böyle güzel bir eser anlatmak hem zor hem de boş bir çaba sanki.Bu yazıyı okuduysanız hemen kitabı bir yerlerden bulun okuyun ve ne kadar haklı olup olmadığıma karar verin.Kesinlikle okunulması gereken bir kitap.Hayatımda okuduğum en güzel romanlardan biri hatta birincisi diyebilirim.Sürç-ü lisan ettiysek affola , böyle güzel bir romanı edebiyatımıza kazandırdığı için İhsan Hocamıza müteşekkirim ,ALLAH kendisine uzun ömürler versin ki bizlerde onun eserlerini okumaya devam edelim.

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Der Untergang

Türkçe “Çöküş” anlamına gelen mükemmel film Adolf Hitlerin ölmeden önceki günlerini anlatıyor.Baştan söylemek istediğim şey film çok güzel.

Filmin güzel olmasının başlıca sebebi başroldeki Bruno Ganz adlı alman aktörün Hitleri mükemmel canlandırmasıdır.Hitlerin hitler olmasını sağlayan sebeplerden biride propaganda ve konuşma yeteneğidir , özellike sinirlendiği zaman konuşması çok değişik bir hal alır .Bu yüzden hitler canlandırması çok zor bir karakter ama Bruno Ganz role o kadar iyi çalışmış ki bunu konuşmalarından ve hitlerin yakanlandığı parkinson hastalığını canlandırmasından ne kadar da mükemmel olduğunu anlıyoruz.

Filmin güzel olmasının sebebi amerikan filmlerindeki saçmasapan klişelere takılmamış olması ve gerçekten objektif olması.Film hitlerin sekreterliğini yapmış bir genç kızın yıllar sonra yazdığı romandan yola çıkarak çekilmiş ve bu yüzden tarihi gerçekçiliği yüksek düzeyde.

Filmin objektif olmasındaki kastım hitlerin iyi olarak gösterilmesi değil , aksine hitler gayet karışık hastalıklı zalim bir kişilik olarak gösterilmiş filmde.Zaten okuduklarıma göre de hitler insanlarla yüzyüze konuşurken çok nazik ve kibar biriymiş ama yinede milyonlar üzerine yaptıkları hesaba katılırsa kendisini iyi biri olduğunu söylemek hayli zor.Ama film olayın tam mihenk taşını da ortaya koymuş.Yani şimdi almanlar hep hitleri suçlayarak kendilerini aklama çabasındalar ama işin iç yüzü hiçte öyle değil.Filmde de görüldüğü gibi hitler tüm bu çılgınca şeyleri yaparken halkta onun arkasındaydı , onun düşüncelerini destekliyordu .Nasyonel sosyalizm bir din gibi görülüyordu demek yanlış olmaz.Bunu filmdeki cani bir anneden anlayabiliriz ; nasyonel sosyalizmin olmadığı bir almanyada yaşamak için çocuklarının fazla iyi olduğunu , nasyonel sosyalizm olmazsa çocuklarının yaşamının bir anlamı olmadığı söyleyerek çocuklarını zehirliyor.

Film insanların düşünce ve davranışlarını yansıtma açısından çok başarılı olmuş.Herşeyin sadece siyah ya da sadece beyaz olamayacağını gösteriyor .İnsanların inandıkları şeyler uğruna ne kadar çılgınca şeyler yapabildiğini kanıtlıyor.

Filmin sinema sanatı yönünde artıları bulunduğu gibi eksileride bulunuyor.Film sürekli hitlerin sığınağında geçtiği için o kuşatılmışlık yenilmişlik duygusunu gayet iyi veriyor , özellikle arka fondan gelen sürekli bombardıman sesleri atmosferi gayet iyi yaratmış ama o atmosferdeki en büyük şeylerden biri olan müzik eksik.Evet nedense filmde müziğin eksikliği bariz bir biçimde hissediliyor ama o kadar kusur kadı kızında da olur diyip eleştirilerimizin sonunu getiriyoruz.

Film hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler buradaki imdb sayfasına bakabilirler.

İstanbul Efendisi

istanbul efendisi

Geçen sene tiyatroya sadece 2 sefer Lüküs Hayat oyununa gittim .O oyunların tadı damağımda kaldı ama hem tembellikten hemde yanıma gidicek kimseyi bulamamaktan tiyatroya gidemedim.Ve sonunda yine büyük ablamın ön ayak olmasıyla Kadıköy Haldun Taner sahnesinde İstanbul Efendisi adlı oyuna gittik ailecek.
Oyuna dair fikirlerimi söylemeden önce tiyatro salonuna dair birkaç şey söylemek istiyorum.Nedense Haldun Taner Tiyatrosunun sahnesi bana oldukça küçük geldi.Sahneye çok yakınsınız , bu bir yönden güzel ama oyun bir müzikal olunca ses bazı kısımlarda oldukça yüksek seviyeye ulaşınca rahatsız oluyorsunuz.Ama imkanlar dahilinde elindekinin en iyisini göstermeye çalışan şehir tiyatrolarına bağlı çalışanlara ve sanatçılara çok müteşekkirim.


Oyuna gelecek olursam oyun gayet güzel. Gerek oyuncuların yetenekleri gerekse eserin hiç düşmeyen temposuyla gayet güzel bir oyun.

Müzikal bi oyun olması ve müzikal kısmını sonuna kadar en güzel şekilde kullanması gözlerden kaçmıyor.Türk sanat müziğinden cümbüş,kanun,ney,def, klarnet ve özelliklede davulun yerli yerinde kullanılması çok güzel olmuş.O esntürmanlar sizi kendinizden geçiriyor diyebilirim.

Oyunun konusu biraz karışık ya da daha doğrusu kesin şeyler üzerinde durmuyor , zaten oyunun broşüründe iyisiyle kötüsüyle osmanlı yaşamından neşeli bir biçimde sunulan kesit diye bahsediyor.
Neşeli bir kesit olduğu gerçekten çok doğru.Oyuncular üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor ve gülmekten yanaklarınız ağrıyor 🙂
Geçen sene 2 sefer gittiğim Lüküs Hayat ile kıyaslarsak lüküs hayat biraz daha politik göndermelerle insanları güldürürken İstanbul Efendisi çok güzel komik unsurlar ile seyirciyi güldürmeyi başarıyor.
Ama sadece güldürü değil oyun , hayat anlattığı için bol bol gülerken yeri geldiğinde hüzünleniyoruz.

Sonuç olarak son zamanlarda geçirdiğim en güzel 3 saatti oyundaki zaman.Kesinlikle gidilesi görülesi bir oyun.Bakalım dostlarımı arkadaşlarımı kandırıp gidelim hem onların da izlemiş olmasını sağlarım hem de kendim o güzelliği bir daha görmüş olurum.

Unutmadan bilmeyenler için not ; devlet tiyatrolarında ve şehir tiyatrolarında oyunlar bir sinema biletinin fiyatının yarısına , yani 5-8 lira arası .Kendinize bahane üretmeyin benim gibi , fırsat buldukça tiyatroya gidin.

Son sözü ATAMIZA bırakıyorum.

Tiyatro , bir milletin kültür seviyesinin aynasıdır.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Google’ın Büyülü Öyküsü – John Battele

Google kelime anlamı olarak 1 ve onun ardından 100 sıfırın gelmesiyle oluşan (yani 10 üzeri 100) “googol” kelimesinin biraz değiştirilmesiyle olan sayıdır. Kelimenin anlamı altında pek büyük bir anlamlar yok ama bugün google kelimesi dünyanın en ünlü markası haline gelmiş durumda. Google , Larry Page ve Sergey Brin’in zamanında doktora teziyken onları şuanda dünyanın en zengin adamları haline getirmiş durumda.Dünyaca bilinen bir güvenirliği , bilinirliği var markanın.

Yaklaşık 4 yıla yakındır internet ile ilgiliyim , çeşitli siteler açtım kapattım , gerek eğlence gerek zaman geçirme gerek öğrenme ve bazende harçlığımı çıkarmak için yaptım bunu.Ve internetle uğraşan insanların öğrendiği ilk şeyi söylemek istiyorum sizlere ; Eğer bir site yaptıysanız ve o siteyi insanların ziyaret etmesini istiyorsanız şunu iyi bilmelisiniz , google kraldır siz ise onun gözüne girmeye çalışan askerlersinizdir.İnternetin şeklini belirleyen , iyi siteyi kötü siteyi ayırmaya yarayan kriterleri ortaya koyan google adı hayatında hiç başarısızlık tatmamış olan şirkettir.

En önemli nokta burası , yani google hiç başarısız olmadı . Yani çok ufak olanları saymazsak google el attığı her işte en önemli aktörlerden biri haline geldi internet ortamında.Örneğin şuanda dünyanın en büyük elektronik posta (e-mail) servis sağlayıcısı olan yahoo’da 500 milyona yakın kayıtlı mail adresi bulunuyor .Fakat google mail servisi daha 2 yıllık olmasına rağmen ikinci sırada , yakında yahoo mail servisini geçeceği gün gibi aşikar.

Google ile önemli uzun ama önemli açıklamamdan sonra kitap üzerine fikirlerimi yazmak istiyorum .Öncelikle konuya ilgili değilseniz, internet üzerine merakınız yoksa bu kitaba pek yaklaşmayın , çünkü kitap haddinden fazla terimsel bilgi ve bu işlere meraklı olmayanların hiçte tanımadığı site sahibi , tasarımcısı , internet mucitlerinin hayatlarını ve google ile keşismelerini anlatıyor.

Kitabın dili sürükleyicilik açısından ve verdiği örnekler bakımından gayet güzel ama dil açısından söylemek gerekirse pegasus yayınları kitabı çevirirken pekte güzel bir iş çıkartamamış açıkcası .Kitaptaki internet terimlerini çevirirken sadece kitabı yazan yazarın açıklamalarından yola çıkıp aslında pekte yola da çıkamayarak terimleri açıklamışlar.Aslında karşılaştıkları terimleri internette biraz araştırsalardı , beklemediklerinden daha fazla bir oranda geniş türkçe bilgiye ulaşabilirlerdi.

Kitabın yazılış amacı google’ın neden başarılı olduğu diğer şirketlerin neden başarılı olamadığı anlatılıyor.Burda en fazla durunan nokta Pagerank denilen google ın kıyaslama kriterlerinden bir tanesi.Özellikle bu kriterin google ı diğerlerinin önüne nasıl geçirdiği çeşitli güzel örneklerle anlatılmış.Kitapta black hat seo ve white hat seo gibi internet dünyasının meşhur kavramlarının oluşmasına dair olaylarda açıkça dile getirilmiş.Spamın doğsunu ve buna karşı geliştirilen yöntemleri anlatmış:).Google’ın çalışma ortamından , aslında yahoo’nun çalışma ortamının daha düzgün daha düzenli olduğundan bahsetmiş ve buna benzer çok detaylı bilgiler içeriyor kitap.

Bir araştırma kitabı olarak ele aldığımıza kitabın yazarı araştırma işini hakkaniyetiyle yapmış.Ve bu konuda merakı olan kişilere özellikle internette sitesi olan arkadaşların keyifle okuyacağı bir kitap çıkarmış ortaya .İnternete merakı olan insanlara daha doğrusu herkese tavsiye ediyorum kitabı , farklı düşünmenin kalıpların dışına çıkmanın nasıl büyük bir güç olduğunu gösteriyor ve hayata dair çok şey öğretiyor.

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Toplam 7 sayfa, 4. sayfa gösteriliyor.« İlk...23456...Son »