Onur Serbes

Yaşamak ; herşeye rağmen…

Yazıları takip edin
  • Anasayfa
  • Hakkımda
  • İletişim

EMRE AKÖZ- Sabah 21 Nisan 2009

Salı, Nisan 21st 2009   
Kategori: Güncel    
Yorum yok

Danıştay saldırısı ‘prostatlılar’ın operasyonuydu
Gasp Masası’ndan iki polisin, bir kuyumcu soygununa karışması üzücü; buna karşılık, başka polislerin, ‘ kol kırılır yen içinde kalır’ demeden, meslektaşlarını yakalaması ise ferahlatıcı bir olay.
Benzeri bir ferahlamaya, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral İlhami Erdil hakkında açılan davada ve verilen cezada da şahit olmuştuk.
O düzeye gelmiş bir kişinin cüzdansal suça bulaşması gerçekten üzücüydü. Dönemin GK Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün izniyle yürüyen süreçte Erdil suçlu bulundu ve hüküm giydi.
Oradaki önemli noktalar şunlardı:
1) Çok yüksek mevkilere gelmiş, iyi eğitimli, hali vakti yerinde, ‘ saygın imajlı’ kişiler dahi suç işleyebilir.
2) Kimsenin dokunamayacağını sandığımız gayet kudretli kişilere bile hesap sorulabilir.

İlhami Erdil olayını günümüzün tartışmalarına bağlamak gerek:
Bir biçimde Ergenekon soruşturmasına takılan insanlar var.
Bunlar hakkında bazen sessiz kalınıyor, bazen koca bir yaygara koparılıyor.
Destek görenler, aşağıdaki özelliklerin tümüne ya da bir kısmına sahip kişiler:
* Atatürkçü/Kemalist olarak tanınmak. (Bu şık diğerleri içinde olmazsa olmazdır.)
* Bazı yayın yönetmenleriyle ve köşe yazarlarıyla arkadaş ya da en azından tanışık olmak ya da bizzat medya sektöründe çalışmak.
* Eğitim ve yardım kuruşlarında faaliyet göstermek, görev almak.
* Yaşlı ve hasta olmak.

Mesela savcılar Bedrettin Dalan’ın peşine düştü. Dalan, tutuklanma korkusuyla olsa gerek, ABD’den dönemedi.
Bu arada Dalan lehine sürüyle laf üretildi: Gözleri nasıl da maviymiş, Atatürk’ten örnekler verirken nasıl da hislenirmiş. İstanbul’a ne de güzel belediye başkanlığı yapmış, iyi ki Yeditepe Üniversitesi’ni ülkeye kazandırmış.
Halbuki mevzu bu değil!
Kritik soru: Dalan, kenarından ya da göbeğinden Ergenekon şebekesine dahil mi, değil mi?
Diyorlar ki: “Efendim, o seviyelere gelmiş insanlar, nasıl darbeci olabilir?”
Cevap basit ve iki yönlü:
1) Yukarıda saydığım özelliklere sahip bir İlhami Erdil nasıl suç işlediyse, onun gibi olumlu niteliklere sahip başkaları da suç işleyebilir.
2) Bazı suçları işleyebilmek için zaten ‘o seviyede’ (yani yüksek mevkide) olmak gerekir.
Sokaktaki gariban, cinayet işleyebilir, hırsızlık yapabilir ama darbe örgütünün yöneticisi olamaz. ‘Darbeci’ ya askerdir ya da askere yakın bir kişi.
Yani ‘darbe çalışmalarını soruşturmak’ demek, siyasetteki ve toplumdaki kalburüstü insanları soruşturmak demektir.

Nihayet Danıştay saldırısı davası ile Ergenekon davasının birleştirilmesine karar verildi.
Bir kez daha altını çizeyim:
Benim için en önemli, en temel nokta işte bu: Danıştay Saldırısının arkasında Ergenekon şebekesinin olduğunun ispatlanması…
Hani, ‘Prostatlılar bastonlarıyla mı darbe yapacaktı’ diyorlar ya… Evet, bastonlarıyla! O baston, Danıştay saldırısıdır!
Alparslan Arslan’ın ardındaki prostatlılara ulaşıldığında, bu iş tamamdır.
‘ Bazı Kemalistlerin, bazı Kemalistleri, Kemalizm adına öldürdüğü’ ortaya çıktığında seyredin şamatayı!

Emre Aköz ü sıklıkla okumaya çalışırım sabah gazetesinde , bugünkü yazısı da kendisi entel sanan cahillere ders olsun .Başka söze gerek yok hepsini Emre Aköz söylemiş zaten.

Papaz Her Zaman Pilav Yemez - J. Mario Simmel

Perşembe, Nisan 2nd 2009   
Kategori: Okuduklarım    
Yorum yok

Lise yıllarımda mario simmel , frederic forsyth ve john le carre adlı üç yazar bana o güzel heyecanlı macera romanlarıyla okumayı sevdirdiler.Zaman geçtikçe carre yi ve simmel i daha çok sevmeye başladım , frederic forsyth in yeni çıkan kitaplarınıda okurum ama kendisinin yaşladıkça amerikan fanatiği bir bunak olmaya doğru gittiğinin farkındayım.

Lise yıllarında mario simmel in 2-3 adet kitabını okudum .Bunların arasında beni en çok etkileyen en çok hoşuma giden kitap yalnız havyarla yaşanmaz adlı eser. Kitabın basım tarihi 1974 ve o sıralar hem altın yayınevinden hemde e yayınevinden çıkmış.E yayınevinden çıkan basımın adı papaz her zaman pilav yemez iken altın yayınlarından çıkanın adı yalnız hayvarlı yaşanmaz idi. Gerçi papaz her zaman pilav yemez daha uyan bı başlıktı ve e yayınevın kıtabın kapağına daha anlamlı bir resim koymuştu.
Altın yayınevi her zamanki gibi kitap bastığını unutup saçmasapan bir kurum gibi davranarak kapağa çıplak kadın ve erkek resmini basmıştı . Bugünde hala öyledir nerde çok satan kitap var altın yayınevi basar , eserin güzelliği kalitesi önemli değildir önemli olan çok satıyor olmasıdır.

Velhasıl kelam lisedeyken altınyayınevinden çıkan basımını okuyan ben üniversiteye geldim edebiyata ilgim arttı ve artık bazı şeylerin daha ıyı farkındayım , bu yüzden e yayınevınden çıkan papaz her zaman pilav yemez basımını internetten bulup okudum.Ve bu okudupum sürece memnuniyetim arttı e yayınlarına karşı.

Yayınevleri aramızdaki bu acımasız kıyastan sonra kitap hakkında yorum yapabilmek için öncelikle yazarı tanımak gerekir.Mario simmel almanyanın çıkardığı belkide en büyük macera romanı yazarıdır.Kendisinin 100 e yakın eseri vardır ve bunların birçoğu 80 lerde aylarca en çok satanlar listesinin tepesinden inmemiştir.
E yayınları saolsun 80 darbesine kadar yazarın kitapların çoğunu türkçeye kazandırmıştır.İşte bizim için işin önemli noktası bu . 80 darbesinden sonra kitaplarının türkiyede basılmasına izin vermemiştir.Mario simmel türkiyeyi halkın değil 3-5 adamın kendi fikrine göre yönettiğini ve bu yüzden düşünce özgürlüğünün ve özgür bir edebiyatın olmadığını söylemiştir. Ta ki geçen sene 2008 yılında yeniden izin vermiştir kitaplarının türkçe basılmasına .Ve 2009 yılının başında hayata gözlerini yummuştur.
Yıl 2009 iken hala ergenekon gibi örgütlenmelerin sırf kendi çıkarları için darbe planları yapmaları yazarın ne kadar haklı olduğunu gösteriyor bizlere.

Yayınevleri ve türkiyenin siyasi durumu hakkında bu kadar konuştuktan sonra hala bu yazıyı okumaya mecaliniz kaldıysa birazda eserin içeriğine ve diline değinmek istiyorum.
Kitap içinde aşk olan bir macera romanı .Ama öyle basit macera romanlarından değildir eser. Aslandan kaçarken saklanılıcak en güvenli yer aslanın ağzıdır diyebilicek kadar felsefik göndermelerle dolu , 2. dünya savaşı yıllarında hikayenin geçtiği ve savaşa dair kahramanlık öyküsü anlatmadan savaşın ne kadar acı olduğunu anlatan bir roman.

Kitap gerçek bir kişinin hayat hikayesinden yola çıkılarak yazılmış , mario simmel ustalığını konuşturarak olayları öyle bir akıcı dille anlatmışkı 500 sayfalık kitabı bir günde bitirebiliyorsunuz.

Konu üzerine daha fazla yazıp sizin romandan aldığınız tadı eksiltmek istemiyorum.Ama güzel bir ayrıntı olarak göze çarpan şey kitaptakı ana kahraman olan adamın yemek yapmayı çok sevmesi ve hep insanlara kendi elleriyle yemek hazırlaması .Ve asıl güzellik orda gizli . Bu yemeklerin hepsinin tarifi kitapta mevcut .Sayfaları çevirdikçe karşınıza çıkan yemek tariflerini okumadan edemiyorsunuz.Yaklaşık 20 menü 100 e yakın tarif var kitapta.

Uzun lafın kısası papaz her zaman pilav yemez çok güzel bir macera romanı ama onu macera romanı olarak görüp hafife almamak gerek , hayata dair çok güzel çıkarımlar barındıran bu kitap mutlaka okunmalı .

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Müşteri - John Grisham

Çarşamba, Mart 11th 2009   
Kategori: Okuduklarım    
Yorum yok

Müşteri ,john grisham adlı amerikalı yazarın bir adli macera romanı.Girişin güzel olmadığınının farkındayım ama bana hiçbişey katmayan , üstelik adı macera olduğu halde sadece bir sorunun cevabını merak ettirmekten ileri gidemeyen basit bir roman.90′larda en çok satan kitaplar arasına girmiş ama nasıl girmiş onuda anlamadım .320 sayfaya yakın kitap gereksiz yere uzatılmış.

Normalde kitaplardan bahsederken içeriklerini pek fazla anlatmamaya dikkat ederim ama bu kitabın içeriğinden özellikle bahsetmek istiyorum , bu kitabı okumayı düşünenler bu yazıdan sonra bir daha düşünebilsinler diye.

Efendim olay biraz karmaşık olmak üzere 11 yaşındaki çocuğun mafyayla alakalı bir intiharı görmesi , mafya tarafından öldürülen bir senatörün ( bizim milletvekilleri gibi bişey ) cesedinin yerini bilmesi ve bu yerin fbı tarafından çocuktan öğrenilmesi üzerine geçiyor.

Ama kitapta sizi meşgul eden tek şey çocuğun mafya korkusunun üstesinden gelip bildiklerini fbı ile paylaşıp paylaşmayacağı .Sonunda ise 200 sayfa önceden harfi harfine kestirebildiğiniz saçmasapan bir amerikan hikayesi.

Roman bir adlı macera olduğu için pek etkileyici dili de yok,yani uzun lafın kısası zamanınızı daha güzel kitaplar okuyarak geçirebilirsiniz.Çünkü bu kitap bana ne heyecan ne kültür ne de bir fikir , bakış açısı vermedi.

Kitabın daha sonradan filmi de çekilmiş amafilmi bu hikayeyle susan sarandon ile tommy ile jones’ta kurtaramaz.

Film hakkında bilgi almak isteyenler alttaki linki inceleyebilirler.

http://www.imdb.com/title/tt0109446/

Kızıl Nehirler - jean christophe grange

Perşembe, Şubat 19th 2009   
Kategori: Okuduklarım    
1 Yorum

İnsanın yeni şeyler denemesi ,farklı tadların farkına varması ruha hoş gelir .Benim için polisiye -macera türü denince aklıma üç isim gelir ; mario simmel,john le carre,frederic forsyth.Bu yazarların kitapları arasında kaybederim çoğu zaman kendimi.Ve sonunda çoğu yerde okuduğum yazılara göre hiçte azınmayacak hayran kitlesi olan jean christophe grange adlı fransız yazarı da hayranı olduğum yazarlar listesine koymuş bulunmaktayım.

Jean christophe grange herşeyden önce polisiye-macera-gerilim türünde yeni şeyler deniyor ve bunun üstesinden başarıyla geliyor , amerikan-ingiliz yazarların ele geçirdiği bu türde daha değişik bakıyor , daha bir avrupai bakıyor ve ortaya çok güzel kitaplar çıkıyor.

Kızıl nehirler yazarın okuduğum ilk kitabı.Jean christophe grange’ın bu kitabını okurken ilk farkına vardığım şey kullandığı dil oldu.Amerikalı gerilim-polisiye roman yazarlarının aksine sizi korkutmaya çalışmıyor ama ortamı ve durumu öyle anlatıyor ki siz geriliyorsunuz , yazarın betimelemelerdei başarısı takdire şayan.Bunu özellikle otopsi yapılan bölümler ve karakterlerin geçmişleri hakkında yazılanları okudukça anlıyorsunuz.Ama yinede özellikle eklemek isterim ki bu roman polisiye-gerilim romanı olduğu için büyük bir edebi değer taşımasını beklemeyin .

Kitabın yazılma diliyle beraber kitabı ve jean christophe grange’ı meşhur eden diğer bir nokta mükemmel kurgu yapılması.Kitap ayrı iki kitap gibi başlıyor adeta , siz iki ayrı durumun nasıl kesişeğini merak ederken jean christophe grange mükemmel bir ustalıkla birleştiriyor bu iki ayrı durumu ve hikayeyi her an canlı tutuyor yeni yeni sorular çıkartıyor ortaya , siz bu soruları kendi kendinize sorarken kitabın sonuna nasıl geldiğinizi anlamıyorusunuz , kitabın bu sürükleyiciliğine kaptırıyorsunuz kendiniz.Kitabın uzun bir emek sonunda ortaya çıktığı belli , 2-3 tane kitaba kadar malzeme olacak olay örgüsü var kitapta yani jean christophe grange olay örgülerini tam yerli yerinde kullanarak okuyucu hiç sıkmıyor.

Tabi eklemek isterim ki polisiye,gerilim,macera türlerinde çok fazla kitap okuduğum için kitaptaki birçok noktayı önceden tahmin ettim ama bu kitaptan aldığım zevki hiç azaltmadı aksine mantıklı düşünme , tahmin üretme konusundaki yeteneklerime güvenimin artmasını sağladı.:)

Kızıl Nehirler çok iyi bir roman ama diğer taraftan benim gördüğüm bazı önemli eksikleri de yok değil.Kitapları eleştirirken içeriğini pek anlatmamaya çalışırım ki daha kitabı okumayan kişiler bu yazıları okuyunca kitaptan aldıkları zevk azalmasın.Ama yine içerikle bilgi vermeden şunu söyleyebilirim ki kitabın sonu vasatın bile altında , insan o noktaya kadar mükemmel kurguya sahip bir eser okuyor ama son noktada adeta saçmasapan bir sonla karşılaşıyor .

Kızıl Nehirler’in aynı adla çekilmiş bir filmi var, filmi daha izlemedim ama baştan söylemeliyim ki böyle bir kitabın filmi kolay kolay kitap kadar güzel olamaz çünkü kitapta çok fazla önemli ayrıntı var ve bu ayrıntıların hepsi bir filmde verilemeyecek kadar güç olduğundan filmini izlerken fazla beklenti içinde olmamak gerekir.Ama fırdat bulabilirsem filmni yakın zamanda izlemeyi düşünüyorum.

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

Salı, Şubat 3rd 2009   
Kategori: Okuduklarım    
4 Yorum

En uzun yolculuklar bile bir adımla başlar fakat işin en zor kısımlarından birisi o ilk adımı atabilmektir.Yaklaşık bundan bir ay önce okuduğum Puslu Kıtalar Atlası adlı romanı sitemde yazmayı tanıtmayı eşe dosta bildirmeyi düşünüyordum ama yazmaya başlamak ancak bu güne nasip oldu.En baştan belirtmek gerekir ki bu kadar güzellikte bi eseri benim hakkaniyetiyle anlatmam mümkün değildir , ben sadece dilim döndüğünde gözüme çarpan güzelliklerden bahsetmek istiyorum.

Yazının başlığından da anlaşıldığı üzere kitabı Ege üniversitesinde öğretim üyeliği yapan İhsan Oktay Anar yazmıştır ve bu kitap kendisinin ilk romanıdır.Yazar türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yazarlandandır.

Açıklayıcı bilgileri verdikten sonra asıl söylemek istediklerime gelmek istiyorum.Kitap bir edebi şaheser benim gözümde .Hem tarih hem felsefen hem de mizah barındıran eser adeta bir başucu kitabı.

Kitabın bu kadar güzel olmasının en başlıca sebebi kullandığı güzel dil ve olay kurgusu .Kitabı elinize aldığınızda bitirmeden bırakamıyorsunuz.Kitabın masalsı dili sizi kendi içinde öyle sarmalıyor ki adeta ruhunuza işliyor.238 sayfa olan kitap bitince insan üzülüyor , ben keşke kitap 800-900 sayfa olsaydı diye geçirdim içimden çünkü yazarın anlatışını methedicek kelime bulamıyorum.

Kitaplar belli bilgi birikimleri sonucunda ortaya çıkarlar.Yazar bu bilgi birikimini fazlasıyla edinmiş durumda.Özellikle osmanlı dönemini tasvir ederken bu kadar çok ayrıntıya girebilmesi ve o anların insanın gözünün önünde canlanması yazarın konuyu çok iyi araştırdığını kanıtlıyor.

“Dünya bir düştür, ah evet dünya! dünya bir masaldır!”

Kitapta geçen bu cümle kitap hakkında çok güzel ipucu veriyor .Kitabın içeriğini derinlemesine anlatıp henüz okumayanların zevklerini azaltmak istemiyorum ama kitap düşle gerçeğin arasındaki o ince çizgi üzerinde gidip geliyor.O çizgiye dair çıkarımlar yapıyor.Bunu yaparken gerek felsefik gerekse mizahi yönden çok güzel şeylere değiniyor.

Kitapta Rendekar denilen kişinin Fransız matematikçi ve filozof René Descartes olduğunu belirtmem gerek.Zira Rendekarın fikirleri üzerine geçen aforizmalarda kim bu rendekar diyebilirsiniz.

Kitaptaki aforizmalara örnek olması için kitabın arka kapağındaki yazıyı eklemekte fayda olduğunu düşünüyorum.

“Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…
“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
“Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

Kitap her ne kadar felsefik ve masalsı bir kitap olsa bile mizahi yönü çok kuvvetlidir .Birçok yerinde tebessüm oluşur yüzünüzde , bazı şeylerin ne kadar güzel ne kadar ironik anlatılabildiğine şahit olursunuz.

Fantastik bir şaheser olan bu kitap neden bu kadar meşhur değil derseniz size ekşisözlükteki bir arkadaşın söylediğini söyleyebilirim.Öncelikle kendisi bir Türktür ve asıl mesele çıkıpta bilmediği tarihsel bir konuda türkler şu kadar kürt bu kadar ermeni öldürmüştür demez çünkü kendisi adam gibi adamdır.

Kitap hakkında yazmak istediğim çok şey var ama insan böyle bir eser hakkında yazı yazarken heyecanlanıyor , sürç-ü lisan etmekten korkuyor.Böyle güzel bir eser anlatmak hem zor hem de boş bir çaba sanki.Bu yazıyı okuduysanız hemen kitabı bir yerlerden bulun okuyun ve ne kadar haklı olup olmadığıma karar verin.Kesinlikle okunulması gereken bir kitap.Hayatımda okuduğum en güzel romanlardan biri hatta birincisi diyebilirim.Sürç-ü lisan ettiysek affola , böyle güzel bir romanı edebiyatımıza kazandırdığı için İhsan Hocamıza müteşekkirim ,ALLAH kendisine uzun ömürler versin ki bizlerde onun eserlerini okumaya devam edelim.

Kitapsız kalmayın , kendinizi o hazinelerden mahrum bırakmayın.

Der Untergang

Cumartesi, Ocak 31st 2009   
Kategori: Filmler,Diziler    
Yorum yok

Türkçe “Çöküş” anlamına gelen mükemmel film Adolf Hitlerin ölmeden önceki günlerini anlatıyor.Baştan söylemek istediğim şey film çok güzel.

Filmin güzel olmasının başlıca sebebi başroldeki Bruno Ganz adlı alman aktörün Hitleri mükemmel canlandırmasıdır.Hitlerin hitler olmasını sağlayan sebeplerden biride propaganda ve konuşma yeteneğidir , özellike sinirlendiği zaman konuşması çok değişik bir hal alır .Bu yüzden hitler canlandırması çok zor bir karakter ama Bruno Ganz role o kadar iyi çalışmış ki bunu konuşmalarından ve hitlerin yakanlandığı parkinson hastalığını canlandırmasından ne kadar da mükemmel olduğunu anlıyoruz.

Filmin güzel olmasının sebebi amerikan filmlerindeki saçmasapan klişelere takılmamış olması ve gerçekten objektif olması.Film hitlerin sekreterliğini yapmış bir genç kızın yıllar sonra yazdığı romandan yola çıkarak çekilmiş ve bu yüzden tarihi gerçekçiliği yüksek düzeyde.

Filmin objektif olmasındaki kastım hitlerin iyi olarak gösterilmesi değil , aksine hitler gayet karışık hastalıklı zalim bir kişilik olarak gösterilmiş filmde.Zaten okuduklarıma göre de hitler insanlarla yüzyüze konuşurken çok nazik ve kibar biriymiş ama yinede milyonlar üzerine yaptıkları hesaba katılırsa kendisini iyi biri olduğunu söylemek hayli zor.Ama film olayın tam mihenk taşını da ortaya koymuş.Yani şimdi almanlar hep hitleri suçlayarak kendilerini aklama çabasındalar ama işin iç yüzü hiçte öyle değil.Filmde de görüldüğü gibi hitler tüm bu çılgınca şeyleri yaparken halkta onun arkasındaydı , onun düşüncelerini destekliyordu .Nasyonel sosyalizm bir din gibi görülüyordu demek yanlış olmaz.Bunu filmdeki cani bir anneden anlayabiliriz ; nasyonel sosyalizmin olmadığı bir almanyada yaşamak için çocuklarının fazla iyi olduğunu , nasyonel sosyalizm olmazsa çocuklarının yaşamının bir anlamı olmadığı söyleyerek çocuklarını zehirliyor.

Film insanların düşünce ve davranışlarını yansıtma açısından çok başarılı olmuş.Herşeyin sadece siyah ya da sadece beyaz olamayacağını gösteriyor .İnsanların inandıkları şeyler uğruna ne kadar çılgınca şeyler yapabildiğini kanıtlıyor.

Filmin sinema sanatı yönünde artıları bulunduğu gibi eksileride bulunuyor.Film sürekli hitlerin sığınağında geçtiği için o kuşatılmışlık yenilmişlik duygusunu gayet iyi veriyor , özellikle arka fondan gelen sürekli bombardıman sesleri atmosferi gayet iyi yaratmış ama o atmosferdeki en büyük şeylerden biri olan müzik eksik.Evet nedense filmde müziğin eksikliği bariz bir biçimde hissediliyor ama o kadar kusur kadı kızında da olur diyip eleştirilerimizin sonunu getiriyoruz.

Film hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler buradaki imdb sayfasına bakabilirler.

Sayfa«12345678910»
  • Kendime Not

    İlim servetten daha kıymetlidir. Çünkü, serveti sen korursun, halbuki ilim seni korur. (Hz.Ali r.a.)
  • Kategoriler

    • 3. Sayfam (18)
    • Canlarım (3)
    • Filmler,Diziler (2)
    • Güncel (12)
    • kulağıma hoş gelen ezgiler (2)
    • Net alemi (4)
    • Okuduklarım (18)
    • okul ,itü , gümuşsuyu falan.. (1)
    • Tiyatro (1)
  • Sayfalar

    • Hakkımda
    • İletişim
  • Tavsiye siteler

    • Bade kalyoncu
    • Beyaz
    • Beyaz Gelincik
    • Connected internet
    • Dezzain Studio
    • Mavi Kelebek
    • Rosebud
    • Sağlık Kaynağı
    • Sağlık Merkezi
    • Suyla yaşam
    • Sıdıka Eren
    • unusual
  • Beni Takip Edin

     Yazıları takip edin

    Facebook profilim
  • En Çok Okunanlar

    • Honda CBR 125 R ve Türkiye Yollarında Motorsiklet Kullanmak (27016)
    • Haggard İstanbul Konseri (10780)
    • Cansa BioKimya Kuruldu (9417)
    • Rahmet (7734)
    • Müjdeli bir değişim - Ahmet Altan (6064)
    • Şampiyonluk bizim Kupa bizim (4685)
    • İstanbulda lale zamanı ve İnsan ruhuna yansımaları (3791)
    • Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar (3591)
    • ALLAH var mıdır? Peki ya şeytan? (3561)
    • Kızıl Nehirler - jean christophe grange (3116)
  • Son Yazılar

    • Cansa BioKimya Kuruldu
    • Haggard İstanbul Konseri
    • Rahmet
    • Müjdeli bir değişim - Ahmet Altan
    • Şampiyonluk bizim Kupa bizim
    • İstanbulda lale zamanı ve İnsan ruhuna yansımaları
    • EMRE AKÖZ- Sabah 21 Nisan 2009
    • Papaz Her Zaman Pilav Yemez - J. Mario Simmel
    • Müşteri - John Grisham
    • Kızıl Nehirler - jean christophe grange
  • Son Yorumlar

    • Honda CBR 125 R ve Türkiye Yollarında Motorsiklet Kullanmak yazısı için BaRıŞ tarafından yapılan yorum
    • Honda CBR 125 R ve Türkiye Yollarında Motorsiklet Kullanmak yazısı için BaRıŞ tarafından yapılan yorum
    • Honda CBR 125 R ve Türkiye Yollarında Motorsiklet Kullanmak yazısı için BaRıŞ tarafından yapılan yorum
    • Honda CBR 125 R ve Türkiye Yollarında Motorsiklet Kullanmak yazısı için ihsan tarafından yapılan yorum
    • Honda CBR 125 R ve Türkiye Yollarında Motorsiklet Kullanmak yazısı için ihsan tarafından yapılan yorum
©2007-2010 Onur Serbes
Bu sitedeki istediğiniz yazıyı elbette alabilirsiniz: Bilgelik sahiplikle birlikte var olamaz. Alın, okuyun, okutun, paylaşın. Sadece alıntılarınızda www.onurserbes.com 'un referansını yazmanız etik olarak doğru olandır.


Tema için Dezzain Studio adresine teşekkür ederim.
Sitemap